Tarih boyu mutluluk üzerine düşünmeler kısa yoldan nasıl mutlu olunacağına dair herkes için geçerli olacak sihirli formülü bulmuş ve de vaz etmiş değiller. Bir duygu halinin mahiyetini anlama ve onu sözle kopyalama girişimi, son tahlilde yapısal imkânsızlık duvarına gelip dayanır. Mavinin rengi mavi dışındaki bir kavramla izah edilemediği gibi, mutluluk da sebeblerin ve sonuçların ötesinde, ancak kendisinden ibaret kalacaktır.
Gerek mutluluk kuramlarına gerekse hayattan damıtılan mutluluk tecrübelerine baktığımızda karşımıza çıkan bir anlam deryasıdır. Mutluluğun çeşitli şekillerde kavranılması herşeyden önce bütün duygulanımlarda geçerli olduğu üzere, duygunun oluşmasına bir değil, pek çok hayat durumunun sebeb olmasından kaynaklanıyor. İnsan tek bir sebebten üzülmediği gibi, tek bir sebebten de mutlu olmuyor. Mutluluk vesileleri mutluluk halinin kavramsal içeriği olarak algılanıyor, sonra. Öte yandan mutluluğun erişkinliğe amaç biçiminde aktarılması çok anlamlı görüntüsünün oluşmasında ikinci önemli etken. Çocukluğun tabii iklimi mutluluk, erişkinlikte bir amaca dönüşüyor. Amaç olunca da, tarifinin devirden devire, kişiden kişiye görelilik arzetmesi beraberinde geliyor. Çünkü insan, öncelikle hayatındaki eksikliklerle kavramın içini doldurmakta; eksik olan şey amaç şeklini o da mutluluk şeklini alıyor; zamanın ihtiyaçları ve yükselen değerleri de insanın beklentileri üzerinde etkili olduğundan mutluluk bulunduğu çağın rengine bürünüyor. Meselâ, içinde bulunduğumuz zaman diliminde kişisel gelişim olgusuyla kaynaşmış bir durumda. Oysa mutluluk kendi başına bir amaç değil, “şeylerden zevk alınmasını sağlayan” aracı bir duygu. Böyle bir araçtan yoksun insan, isterse etrafı mutluluk özneleri veya nesneleri ile çevrilmiş olsun, onlardan kâm alamamakta, zevklenememektedir. Dahası, hiçbir şeyi eksik olmayanlar mutluluğun ne olmadığını yaşıyarak anlayabilecekleri için, mutluluk amacını kovalayanları n bu süreçteki heyecanını da paylaşamazlar. Öte yandan bir diğer insan, sağlıkla içtiği sağlıklı bir yudum suda dünya değer zevk bulabilmektedir. İşlevsel yanıyla mutluluk, insanı hayattan lezzet almaya açık ve hazır hale getiriyor. Böyle bir mutluluk, ifade edilebilir bir sebebe dayanmak zorunda da değildir. Sadece yaşıyor olmanın taşıdığı saadet imkânıyla insan yetinebilir. Başlı başına var olma duygusu, varlığını özden duyanlar için çok büyük bir hazdır. Mutluluğun edinilmeyen, iç dünyasından dış dünyaya aktarılıp eklenilen bir duygu olması, tüm insanları mutluluk karşısında eşit kılıyor.
Dış dünyaya bakan yüzüyle bir araç fonksiyonu gören mutluluk, insan kabulüne yanaşmak istemese de diğer tüm duyguları ve amaçları peşisıra sürükleyen anaç bir özelliğe sahip. Kavram olarak yalınlaştırılmak istendiğinde kendinden önce doğurduğu yan duygulardan söz ettirerek dikkati dağıtıyor: “Kendisiyle ve kaderiyle barışık olma, sevinç hali, huzurlu ve sağlıklı olma, bir ihtiyaç, yoksunluk içerisinde olmama, eksiksizlik hali, bir çatışma yaşamama” vb. Tümüne bakıldığında, bunların ya bir yan ürün, ya da doğruluğunu kendi varlığıyla ispatlayan yargılar olduğu görülebilir. Elbette, hasta bir insanın mutluluk tarifi sağlığı içerecektir. Sokakta geceleyen bir çocuk için sıcak ve huzurlu bir yuvadır. Kendinden hoşnut olmayan bir insana da mutlu denilemez. Fakat kabuktan özüne inilirse, aracının aracılık ettiği, örneğin bir hastaya sağlıkla beraber gelen bu mutluluk nedir? Sağlık hastayı hayattan lezzet almaya hazırlar, ama bu mutluluğun sağlık olduğu anlamına gelmez. Kavramın etrafında yapılan bu değiniler, “şöyle olsaydı, şu durumda olsaydım, şuyum olsaydı” cümlecikleriyle işaret edilen bir eksikliğin karşılanması, bir emelin yerine gelmesi halinde mutlu olunacağını, yaşanılanlardan o zaman zevk alınacağını ifade ederken mutluluğa eldeki kabın rengini veriyorlar. Ne ki mutluluk, aynı kabı aynı malzemeyle doldurmuş olandan kendini esirgeyebiliyor. Değişik muradlara dökülmeden önceki haliyle mutluluk; farklı şeylerden söz ederken aynı şekilde kendisini duyumsadığımız; diğer duyguların sayesinde işlendiği madenî duygu; hepimizin kendi payını içinde bulduğu merkezî duygu; özünde tüm bunları aşarak neyi içermektedir? Benim cevabım, fiziksel, zihinsel ve duygusal boyutların karışımıyla elde edilen varolma enerjisi, olur. Böyle ideal bir karışım için ilgili hormonlara ihtiyacımız olduğu gibi, duyan ve düşünen yanlarımızın üzerlerine düşeni yapabilecek zenginlikte doyurulmuş olması da gerekiyor. Kestirmeden söylemek gerekirse, mutluluk varoluş biçimlerinden bir tanesi ve insan varoluşunu benliğinde tasasız duyabildiğinde mutlu… Böyle bir varoluş biçiminde ne kadar varolabilirse o nisbette mutluluk üretiyor. Niçin kimilerinin bu tür bir varoluşu benimserken kimilerinin benimsemediği sorusu konunun bu noktasında karşımıza çıkıyor. Yani, niçin bazı insanlar aldıkları gizli bir kararı uyguluyorlarmışçasına hayat şartlarını mutlu olma pahasına yeri geldiğinde zorlarken, bazıları da sanki aldıkları gizli mutsuzluk kararı gereği bir türlü mutlu olamazlar? Duygularımızı üretmeye başladığımız ilk yıllarda içinde bulunduğumuz şartların kendimiz için benimsediğimiz varoluş tercihinde hayli etkili olduğunu düşünüyorum. Çocukluk döneminde yerleşen duygusal ilk kalıplar hayat boyu benzer duyguları üretmek üzere çalışıyorlar. Gayri ihtiyari alınmış gizli kararları doğrulamak üzere akıl çağında yine aynı duygular vazife görüyorlar. Çocukluğunda kendisini yoğun olarak mutluluk duygusuyla farketmeyi öğrenememiş, korku, kaygı, acı gibi duyguların daha baskın olduğu bir hayat ortamında büyümüş kişi, sonraki yıllarda bilinciyle duruma el koyup varlığının alt yapısı haline gelmiş hakim duyguları değiştirmeyi başarsa bile, kendisine eşlik eden sıkıntının soluğunu ensesinde hissetmeye devam edecektir. İlk bölünmeyi yetişkinliğe geçerken yaşayan insan bir tarafını çocuk bırakıyor, düşüncesinin giremediği bu karanlık tarafın dili ise duygulardır. Duygusal geçmişin kişinin şimdiki zaman duygu ve düşünceleri üzerine ne kadar tesir ettiği fazlasıyla biliniyor. Bu geçmişte, insanın varoluş tercihinin koordinatları da gizli.
Varoluş düzeyinde hissedilen mutluluğu tırpanlayan amil olarak ‘bağımlılık’ gösterilebilir. “Yüreğini tek başına sırtlayamayan” istek ve amaçlarını bir başkasına onaylatma zorunluluğu taşıyan bir insanın mutluluk imkânından ne kadar söz edilebilir? İnsan ne kadar özgürse o kadar var, ne kadar var olabiliyorsa o kadar mutludur. Özellikle duygusal bağımlılıklar ve beyhude özdeşlikler, iç dünyasında üretilecek mutluluğun ketlenmesine sebeb oluyorlar. Yetişkinlerin tersine olarak, tamamiyle ve her şeyiyle bağımlı olan çocukların safi mutluluk halleri nasıl izah edilecektir, bu durumda? Mutlak bağımlıkla mutlu olma yeteneği, akıl ve sorumluluk döneminde nasıl yitiriliyor? Anahtar kelime sorumluluk.. . Sorumluluk duygusuyla birlikte tekilleşen ve zihinsel boyutu etkinleşen insan, çocukluğunda karşılıksız bahşedilen mutluluk enerjisini bir emek karşılığında iradesiyle üretecektir bundan böyle. Çoğu insan bahşedilen bu enerjinin sene be sene giderek azaldığını ve yeni kaynaklar bularak telâfi etmesi gerektiğini görmezden gelir ve mutluluk enerjisinin eksilişini gençlik, yaşlılık gibi kelimelere olumsuz sihirli anlamlar yükleyerek edilgin bir tutumla açıklarlar. Doğumdan itibaren saniye saniye bedenimizi tüketmekle kalmıyor, duygularımızı da tüketmeye başlıyoruz ve yerini dolduramadığımız duygunun boşluğu varolma enerjimizi azaltıyor. Duyularını ve duygularını beslemeyen insanlar “yavaş yavaş ölüyorlar.” “Yüreklerimizde vücutlarımızdan daha ölümlü birşeyi yaşatıyoruz ve asıl önemli olan, yaşanmaya değer olan da bu. Yani ölümden çok önce, yani o şeyi tüketince ölüyoruz asıl; gerisi yaşamak değil, sürünmek oluyor.” diyen yazar haksız sayılabilir mi? Yüreklerimizde gitgide azalan, varolma enerjimiz… Bu enerji kişiye göre özelleşen kimi yollarda ve her birimiz için ortak bazı kanallardan beslenebiliyor. Yaşamak için bir değer, amaç/anlam bulabilmek ve okumak suretiyle tazelenen düşünceler zihinsel boyutun enerjisini ne kadar arttırıyorsa, duyguların sanatla ya da seyahatle beslenmesi, duyuların farklı uyaran ve etkilerle monotonluğun zehrinden korunması duygusal boyutun enerjisini o kadar arttırıyor. Elbette, varoluş enerjisinin ahenk ve ritmi için vücudun gerekli bakım ve itinayı görmesi gerektiği fazlasıyla açık.
Varoluş üzerinden yaptığım bu mutluluk okumasını bir gözlemimle açmak isterim. Değil Russell’ın, “mutsuz olmaları için son derece büyük dış sebebler olmayan kişileri” gerek maddi anlamda gerekse duygusal tatminleri bakımından tuzları kuru bir grup hanıma hayatta hiç nefeslerini kesecek kadar kendilerini mutlu hissedip hissetmediklerini, ‘katıksız mutluyum, artık ölsem de gam yemem’ dedikleri zamanların olup olmadığını sormuştum. Yüzleri bir hüzün yaladı geçti ve bu coşkulu sorunun cevabı sükut oldu. Mutsuzluğun olmaması insanın mutlu olduğu anlamına gelmiyor. Sorunun açılımında varoluş sevincinin ne kadar duyulduğu gizliydi. Neş’e kelimesinin Arapçada vücut bulmak, meydana gelmek anlamına da gelmesi düşündürücüdür. Belki de şu dünyada binbir yüzüyle hissettiğimiz bütün neş’e, vücut bulmaktan, var olmaktan türemiştir. Sahici bir mutluluk varoluş sevinci halinde yaşanıyor ve bu sevinç, kolayca mutsuzluğa kapılıverilecek en güç şartlar altında dahi kaybedilmiyor. Kişinin olmak araçlarıyla ilişkisine baktığımızda da aynı mutluluk- varoluş bağlantısını görürüz; meselâ, ressamı tarif ederken kullanılan “resim yaparken mutlu olan kişi” ifadesi, ‘resim yaparken var olan ve var oluşundan sevinç duyan kişi’ye çevrilebilir. Aynı şekilde bir yazar da, ‘yazarken mutlu/var olan kişi’dir, ilh. Var olamama sıkıntısının, ya da kendisi sıkıntı veren bir varoluşun hafif seyreden bir mutsuzluktan ciddi sağlık problemlerine varana değin değişik katmanlarda su yüzüne çıktığı biliniyor.
Mutluluğun ancak toplumsal hayat içinde bulunabileceği görüşünü, insanın ancak diğer insanlarla iletişim halinde var olduğu gerçeğinin yedeğinde düşünmek gerekir. Varoluşun sosyal boyutunda kırılgan insan, içinde bulunduğu şartların ve diğer insanların varolmasını ne ölçüde kolayladığına ya da zorlaştırdığına ve varlığı hakkındaki inancının onaylanmasına bağlı olarak içindeki mutluluk enerjisini dalgalanmaya bırakıyor. Bu durumda da mutluluğun en azılı düşmanı ‘bir başkasının algısı’ oluyor. Mutluluk önünde insanı çaresiz bırakan tek durum, bir başkasının algısını değiştirmenin tümüyle elinden gelmeyişidir; çünkü insan yalnızca böyle bir tehditi kendi içinde yorumlamak suretiyle kabul edilebilir bir şekle dönüştüremez. Ama yanlış ve incitici olan bu algıyı varoluşuna hiç iliştirmeden, aldırışsızlık kalkanıyla kendisinden uzaklaştırabilir. İnsanlar arasındaki algılanma eşitliğini bozan toplumsal rol, kimlik ve üstünlük değerlerinin kişi mutluluğu aleyhine işleyen iktidarı ancak kayıtsızlıkla zayıflatılabilecektir. İnsanların varoluş enerjilerini oldukları gibi görünmeye hasretmekten çok, başkasının değer yargıları nezdinde bir varlık göstermeye çalışmaları yönünde harcamaları ne acıklı bir çabadır! Haliyle böyle bir mutluluk-varoluş-dış dünya ilişkisi en ufak bir esintinin önünde savrulup duracaktır. Oysa insan “ayakkabısı, otomobili, çocuğu, karısı ya da kocası” olmadığı gibi, bir başkasının algıladığı insan olmaya da mahkûm değildir. Çehov bu insani durumu Telâş adlı hikayesinde ne güzel gösteririr: Enstitüyü bitirmiş Maşenka mürebbiye olarak çalışmaktadır ve çalıştığı evin hanımı tarafından hırsız olabileceği ihtimaliyle bir an için algılanmış ve odasının aranması gururunu derinden zedelemiştir. Evin hanımının algısı karşısında çaresizdir, ama bu yaralayıcı algının kendisine travma yaşatacak denli içinde ilerlemesine izin vermekle hata etmektedir; çünkü o şiddette bir üzüntüyü hak eden hırsız olmanın kendisidir, haksızcasına hırsız olmadığı halde hırsız olarak algılanmak değil. Bu ölçü, pek çok hayat durumunda onlarca versiyonunu gördüğümüz mutsuzluk kaynaklarına uyarlanabilir. Maşenka’nın verdiği karşılık sıklıkla düşülen bir hatadır ve evin hanımının algısını, onunla aynı iktidar araçlarını kullanarak değiştirmek hırsından gelir: “Pahalı bir arabayla evinin önünden geçmek” ” Kayıp olan değerli taştan daha pahalısını yüzüne fırlatmak” gibi. Maşenka’nın dünyasını başına yıkan, keşkelerle içini yakıp kavuran bu algı çatışması evin hanımı içinse hiçbir anlam ifade etmez. Bu eşitsizlik asıl gurur problemidir, gerçekte.
İnsanlararası ilişkiler çerçevesinde salınan mutluluğa veya mutsuzluğa değindiğimizde, Lermantov’un oldukça estetik bulduğum yaklaşımına göz atmak gerekir. Lermantov’a göre mutluluk, “doymuş gururdur.” Yaygın olarak mutluluk, ihtiyaç ve yoksunluğu çekilen “insan, nesne ya da durumların” olmaması, eksiksizlik hâli olarak kupkuru bir tarife sıkıştırılır ve bu şekilde duyumsanır. Ne ki, herşeyi eksiksiz olup aşılacak bir mutluluk eşiği de kalmayan mutsuz insanlar defaatle bu kolaycı tarifi yanlışlamışlardır. Fakat arzuladığı herşeye sahip olmak gururu besleyeceği için insan kendini diğerleriyle karşılaştırarak mutlu hissedecektir, yazarın anlamına bu noktada yaklaşılacaktır. Mutluluk bu yanıyla başka insanları kendi yerinde olmaya isteklendirme duygusu değil midir? Teşhir edilme zorunluluğu ve seyircilere gerek duyması bu mutluluğun en zayıf tarafıdır; dinler ve insanî öğretiler, bir başka insan aleyhine daha iyi, daha güzel, daha zengin, daha üstün olarak mutlu olma yolunu erdem taşlarıyla döşeyerek kolektif mutluluğa uzanmak ve insanı daha mutlu insandan korumak isterler.
Mutluluğu hayatın amacı haline getirmenin duygunun yapısına uygun düşmediğinden başta söz etmiştik. Şu sıra mutsuz olanların hissiyatına saygıyla belirtmek gerekir ki, mutlu olmak hayattaki en düşük beklentidir. İlkin şunu kabullenmek gerekir ki, hayat yapısı itibariyle zaten trajiktir. Mutluluk bir amaç olamaz, çünkü ölüm vardır. Bağışlanan Terapi’de Irvin Yalom Schopenhaur’dan şu alıntıyı yapar: “Biz, kurban olarak önce birincisini, sonra diğerlerini seçen kasabın gözü önünde tarlalarda gülüp oynayan kuzular gibiyizdir.” İnsan metafizik bir canlı olarak ölümün farkındalığına sahipken ve ölümün bizi bir gün yoklayacağı bu kadar kesinken mutluluk insana yine de gerçekçi bir hedef gelebiliyor. Yalom, “gerçekten mutlu insanları” davet edebilecekleri bir partiyi eşiyle hayal ettiklerinde bir masayı ancak doldurabildiklerini , ama o birkaç kişinin en az birisinin de sonunda büyük bir talihsizlikle karşılaştığından söz eder. Dünyevi algılamalarımızla kendi ölümümüzün bize büyük bir hüzün vermesinden -hüzün verici çünkü, herkes tarihe geçmeyecek ve en fazla iki üç kuşak sonra kişiyi hatırlayan kalmayacak- daha hüzün verici olan, sevdiklerimizin er geç mukadder olan kaybıdır. İnsanın dünyaya sürgit mutlu olması için gönderilmediği hayatın kurgusundan anlaşılabiliyor. Mutluluğa odaklanmış bir hayat anlayışı ölüm varken ne kadar gerçekçi olabilir? Ölüm mutluluğu darmadağın ederken aynı zamanda mutluluk da ölümü getirir. Andre Maurois’nın düşündüğü gibi, acaba umduğumuz için yaşamaya devam etmiyor muyuz? Hiç şüphesiz, hayattan umulan mutluluğun tümü karşılandığında, ölüm hoş gelir. Dünyaya bir anlam, amaç ve kasıt doğrultusunda gönderilmediğini, tesadüfen burada olduğunu kabul eden düşünceli bir ateist için, geçelim, hastalıkta, yaşlılıkta aynı isteklilikle yaşamayı, en mutlu anların bile bir gün hiç yaşanmamışa “bir hayale” döneceği bir gerçeğin varlığı bir saat bile dünyada kalmayı gerektirmez. Onlar arasında intihar etmeyenler korkaklardır. Gerçi Spinoza özgür kişiyi, “ölümden daha az düşündüğü hiçbir şey yoktur; aklı ölüme değil yaşama aracılık eder.” şeklinde betimlerken kendi bağlamında haklıdır. Ne ki mutluluk bağlamında ölüm, balonu patlatan iğne gibidir. Hayattan alınan lezzetlerin sonlu olması, lezzetleri acılaştırmaya fazlasıyla yeter. Zaman karşısındaki dayanıksızlığıyla mutluluk, aynı anda zamanın bilgeliği karşısında zıddı duygular yönünde dönüşümler geçiriyor. Doğru olmayan mutlulukları yarın acı ıstıraplar beklediği gibi, yine gelecekte, Goethe’nin nefis deyişiyle “katlanılmış acıların anısı bir zevk” halini alacaktır. Mutluluk da önü sonu, diğer duygularımız gibi devri daim halindedir ve hangi zamanını yaşadığımıza bağlı olarak kılık değiştirir. Mutluluğun ölüm ve zamanla ilişkisi onu bir amaç olarak bitirirken, insan hayatına devam edebilmek için mutluluk yanılsamasına yine de tutunmak zorundadır. Son tahlilde mutluluk, yüzü yumuşak en sert motivasyonu insanın…
Diğer yandan, insan eğer aklını büsbütün iptal etmemiş ve sadece fizyolojik isteklerini tatmin etmekten başka üst amaçlar doğrultusunda hayatı bir nebze algılayabiliyorsa, kendisi dört başı mamur bir hayata sahip olsa da, dünyada acı çeken, türlü yoksunluklarla gayri insâni şartlar altında yaşayan ve hunharca öldürülen türdeşlerinin derdiyle dertlenmekten kendini alamayacak, mutluluğu vicdanına batacaktır.
Varoluş tercihini mutsuzluktan yana yapan kişilerle karşılaşmak vakidir. Onlar dışında mutluluğun muhatabı olmayan bir diğer zümre daha vardır ki, mutluluğu amaçlamak şöyle dursun, onu talep etmekten bile hicap duyarlar. İlk grubun aksine kendilerine kara duyguları kılavuz seçmemiş bu bilgelerin gönülleri mutluluktan daha aydın, daha latif bir iklimin etkisi altındadır. Yeryüzünde hiçbir duyguyla akrabalığı bulunmayan ancak gökten kalplere indirilen kutlu huzur, onların duygusal azığıdır.
İnsanın mutlulukla fıtrî ilişkisi ve duyguya olan daimi yakınlığı bir kaç sebebe bağlanabilir. Kişiyi kendisine ulaştıran köprüler olan duyguların cana en yakını mutluluk, belki genetik bir düş olarak nesilden nesile aktarılıyor, belki bu sıcak duygu anne karnından sonra insanın içinde rahat ettiği yeni barınağı oluyor. En doyurucu mutluluğun bile bir özlem boyutu bulunuyor bu yüzden: Masumiyete ya da cennete…
Guşef Kav’a şükranlarımla..

azab ve azb. aynı kökten iki kelime. biri acı diğeri lezzet.
azab içinde azb, azb dışında azab.
ne mutlu ikisini bir arada yaşayabilene…
süleyman
14 Mart 2007, 12:24
ikisini birlikte yaşayan için ne mutlu diyemeyiz sanırım…
sulltan
15 Mart 2007, 07:20
niçin?
süleyman
21 Mart 2007, 06:35
birinci yorumunuzdaki tanımlamayı ben “farkında olmak” ile karşılıyorum..farkında olan biri ne kendisi için “ne mutlu bana” demek ister ne de başkasının kendisini bu şekilde anlatmasını…
SULLTAN
21 Mart 2007, 09:32