“O çok şerefli Kur’an’a and olsun!”
Âyetiyle başlayan Kâf Sûresinin Türkçe meâlini ilk okuduğumda duyduğum heyecan halini kelimeleştirebilmem güç. Tarihi arka planı olmayan bu büyük sûre, tüm zamanları kuşatan kozmik oyunun insana ve mefistoya biçtiği rolleri ve onların kıyamet gününe değin kullanacakları ortak düşünce kalıplarını kendilerini bekleyen sonla birlikte anlatan genel bir kader sûresi adeta. Her insanın bir yönüyle içine mutlaka girdiği, biyografisini okuduğu sûre, öğüt, tehdit ve yol gösterici ayetleriyle sarsıcı bir anlatım düzeni haiz.
İnkarcıların zihinlerini saran şüphe ağını, tuzak soruların kazdığı inkar çukurunu anlattıktan sonra Rahman olan Allah, onları Kur’an ifadesiyle “karmakarışık bir azap içinde” kendi zihin imkanlarıyla baş başa bırakmayarak, yardıma devam ediyor. Yani kendini işaret eden, ispat eden delilleri, varlığını gerektiren fevkalâdelikleri ve en inanılmaz buldukları öldükten sonra dirilmeyi örneklerle bilinç düzeylerinin alabileceği forma sokarak, imana götürecek yolu ışıklandırıyor. İlk lâmba, ilk kılavuz, Kur’an’ın daha bir çok yerinde atıfta bulunulan “Gök”
“Artık üstlerindeki göğe bir baksalar ya; biz onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz, hiç bir çatlak yok.”
Semaya bakıp da, sonsuz uzay/zaman ve akıl almaz büyüklük içinde eridiğini, buharlaştığını, lâkin, o evreni sarabilecek bir iç genişliği taşıdığını farkedip iman tazelememesi, o kalbin mühürlendiğini gösterir belki.
Geçmiş çağlarda kâinatın dünyaya kırpan gözleri addedilen yıldızlar diğer gök sakinleriyle birlikte, yaşları, istikrarlı beraberlikleri ve sayısal düzenleriyle, yeryüzü ikameti çok çok yüzyıl sürecek bir faniye, geçip gidiciliğinin bilgisini gönderiyorlar. Uçsuz bucaksız kozmosda sahip olduğu zerre hacmine ters orantılı verilen önemi, hamurunda var olan “iman- küfür çekirdeğinin” hayatî ağırlığını hissettiriyorlar.
Gökyüzünü temaşa ederken tefekküre dalan bir dimağ ne kadar açık, kalp ne kadar dingin ve duygu dalgaları durulmuştur. Işık kirliliğinden, ilgilerin yozlaşmasından, estetiğin her alandan yüzgeri edilmesinden, insan yapımı sanat zevklerinin yerini kaba eğlence kültürünün almasından beri, mehtaplı gecelerin bile heveslisi yok artık. Kişinin, doğumundan başlayarak kendisine eşlik eden gökyüzüyle asgari bir yakınlık kurmaması, bazen çocukça, bazen şairane, bazen de ayetler oldukları nazarıyla bakıp akıl yürüterek, Yaratıcıyla bağlantı kurmayı akledememesi insana (unutan) özgü bir ihmal.
Gökyüzünden sonra bakışların yere çevrilmesini ister Allah Teala.
“Yeri de sermişiz; ona ağır baskılar oturtmuşuz. Orada görünüşü güzel her çeşit bitkiden çiftler bitirmişiz.”
Yedinci yüzyılda, Arap yarımadasında indirilen Kur’an, ağır baskılar olarak nitelendirdiği dağların yer tabakasını sabit kılmakta olduğunu belirtirken, yerin derinliğine doğru çakılan bu devasa kazıkların, muhtemel yer sarsıntılarının etkilerini azaltmakta olduğu bilgisine ancak son asırlarda erişilebilen jeolojik fonksiyonuna işaret etmekle, bir kez daha Allah sözü olduğunu belgeliyor:
“Bütün bunlar Rabbine gönül verecek her kulun gözüne göstermek ve öğüt vermek içindir.”
Yeniden dirilmenin örneklendiği izleyen ayetlerden anlaşılıyor ki, gözlerimiz önünde her gün, her yıl güncellenen gece – gündüz deveranı, mevsimler çevrimi, kıyamet günü yaşanacak yekpare dirilişin dünyevi gösterimleridir. Kuru dallardan baharlar yeşerten Halik, tozlaşan kemiklerden azaba ve mükafata hazır canları çıkarabilir. Yaratış süreği ve vaadlerini gerçekleştirmek, O’nun erkine zor gelmez.
Nefis ile Alim Allah arasında var olan irtibat öylesine özeldir ki, nefsin iç konuşmalarını, baskılarını, seslendiremediği dileklerini, arzularını, sadece onu yaratan duyabilir. Öyle ki, vaktini, enerjisini kendisiyle savaşa hasretmiş bir talihsizin elini, bütün dünya ona sırtını döndüğünde ve yapayalnız bıraktığında bile bırakmayan yegane varlıktır. Nefiste olup bitenlerden yalnızca Allah haberdar ise, nasıl oluyor da, şeytan, telkinleri ve ilhamlarıyla etkinleşebiliyor?
Nefisle haberleşiyor…
Peki ama hangi kanalla? Akıl?
Allah akılla bilinir. Ne var ki, akılda tasdik olunan Allah, gönülde kaybolabiliyor. Kalp, bir çok penceresinden rüzgârların estiği, çatışmaların yaşandığı korunmasız bir alan. Bilgi, kalbin filtresi… İnanmak güzel, ama bu yüzden bilmek de lâzım. Bilerek inanmak lâzım… Şahdamarımdan yakın Muin olan Allah’ım, bu çetin savaşta ellerimi bırakma.
Voltaire dürüst olamayan benciller hakkında, “iki çeşit insanı övüyorlardı: ölülerle kendilerini.” diyor. Ardında ne büyük eserler bırakmış olursa olsun hiçbir ölü, ihtiraslarla dolu bir dirinin benliğini kışkırtmıyor. Çünkü, ölüyle ilişkisine bir sıfır önde başladığını düşünüyor ve hakkını teslim etmekte zorlanmıyor. Halbuki, ölüler, bilinmeyen aleminin ana gizlerine vakıf olduklarından ötürü, en bilgili zihayattan daha bilgilidir. Sadece, bilgilerini işleme şansları kalmamıştır artık. Rüya aleminden uyanıldığı, gaybla yüzleşildiği o ilk an, Kâf Sûresi’nde şöyle anlatılır:
“Can çekişme anı bir gerçek olarak geldiğinde; (ey insanoğlu) işte bu, senin kaçıp durduğun şeydir.”
Can çekişme anı, bir gerçek olarak geldiğinde…
Ölüm kuyruğuna evren ve zaman girer en son.
“Ve sûra üfürülecektir; işte bu, cezanın verileceği gündür.”
Kayıt defterleri, şahit memurlar ve şeytanla birlikte mahkemeye sevk edilmeye hazırdır mahluklar. Terletecek sorgular sırasında, azmettirici olarak bulundurulacak şeytanın kendini temize çıkarmaya matuf sözleri:
“Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey rabbimiz, onu ben azdırmadım. Zaten o, haktan pek uzak bir sapıklık içindeydi.” Allah buyurur: “Benim huzurumda çekişmeyin. Vaktiyle Ben size bu azabı (peygamberlerim vasıtasıyla) bildirmiştim.” “Benim katımda söz değiştirilemez ve Ben kullarıma zulmedici değilim.”
Son duraklardan cennet, “görmediği halde Rahman olan Allah’dan korkmuş olan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen kimseleredir bu va’d.” Âraf, ne Allah’ı ne de şeytanı memnun edebilmişleri, cehennem, inkarcı, inatçı ve hayra engel olanları beklemektedir.
Allah ölümden, ceza gününden kaçış olmadığını bildirir ve
“Biz, onların ne dediklerini pekâlâ biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. Şimdi sen benim tehdidimden korkan kimselere bu Kur’an ile öğüt ver. ”
buyruğuyla, “Kâf” kapanır.

Guşef Kav’a şükranlarımla..

Yorum yazın