Çok yollar yürüdüğümü, çok sancılar yaşadığımı zannettim. “Böyle acılar kimse tarafından yaşanmamıştır” düşüncesi beynimi kemirdi durdu, çok günahkâr olmalıydım. Yanıldığımı ruhumda tamir edilemez hasarlara sebep olduktan sonra anladım. Yaşadıklarım sadece başlangıç noktasıymış, yol yeni başlıyormuş. Acının eşiği yokmuş, her alışkanlık daha ağırını sırtında getiriyormuş. Herkes kendi hikayesini yaşıyormuş.
“Kutsal Varlık problemi yaşamayan bir insan kendine karşı bu kadar tahripkâr nasıl olabilir?” sorusunun cevabını arıyorum. Eksik nerede? Nedir bu tatminsizlik? Bunu yapan ben değilim, bu ben değilim. Kimim ben kimim? Lütfen? Ölmeyi deneyemem, dileyebilirim ancak. O da vakit dolmadan gelmeyecektir. Dilendiği anda gelse bile tasavvur edilemez bir alemin korkutucu telaşı yok mu? Dehşet! Bu noktaya nasıl geldi durum biliyorum. Akmadı akmadı, birikti, birikti. Birikti aslalarım. Asla diyorum hep, asla sancılarım geçmeyecek, asla kendimden geçemeyeceğim, asla senden geçemeyeceğim, asla içim gülmeyecek, asla güzel bir sabaha uyanmayacağım, asla… asla…asla…ne çok asla var hayatımda..
Dış aleme karşı bakışım saflığını kaybetti, traşlanmış insan yanlarım kanıyor, kanadıkça acıyor. Acı arttıkça saldırganlaşacağıma kabullenmiş bir boyun eğişle siniyorum, ellerim titriyor, belli olmasın diye sıkıyorum yumruklarımı, gören şaha kalktığımı zannediyor. Hayatım mezata düştü, yazık mı, bilmem.
Bütün bunları anlatmak çaresizliğinde olduğum için ben sorumlu değilim. Senin yanında hep alçak sesle konuştum. Sen benim insan yanlarıma dizdiğim (s)övgüleri hiç mi bilmedin? Bahçelerde hep gül açmıyor ve kargaları kovalarken yada çerden çöpten yapılmış toplarla oynarken düşmeye benzemiyor hayat. Biraz ben biraz o bitirdik birbirimizi, iyi iş çıkardık. Sadece dizlerimiz soyulmadı. Kırıldı kolumuz kanadımız. Kahrolası zaman hiç benim tarafımı seçmedi. Ben ona sövdüm, o bana sövdü. Netice değişmedi, yine o kazandı.
Her şey çok basitti oysa. Hayat hep hiç verdi. Hiç işte.

Sadece bir yorum var

  1. “Hüzün hep beni mi acıtacak, hep benim mi ellerimden tutup acıya satacak” derken acıyan insanın, insansı yanlarına (s)övgülerini okudum… insanız ama yinede insanlığımız en kaldıramadığımız en çok yakındığımız en çok acıdığımız yanımız bu ne tuhaf ! insansı yanlarımız o kadar şefkate muhtaç ki…
    Hayranlıkla kaynağından çıkan suyu izleyenler, başka bir sözle adeta gözlerinin kalbini bir su şelalesine kaptıranlar, bir insanın ağlamasını hayranlıkla seyreden bana tuhaf demeleri ne kadar garipse acıyı bana miras bırakıpta keşke dememem için nefes tüketen yar o kadar garip geliyor.Bir eksik, bir tatminsizlik aramak için yola koyulan ben, bunun yerine ateşi kucağıma koyuverenin bir buz kütlesine nasıl dönüştüğüne kafa yoruyorum… ve bu hiç bir işe yaramıyor.Evet bahçelerde hep gül açmıyor ve kargaları kovalarken yada çerden çöpten yapılmış toplarla oynarken düşmeye benzemiyor hayat. Hayat ne yapmak istediğini kulaklarımıza da fısıldamıyor…yaşıyoruz ve vaadilen bir sözü yanımıza alıp yürüyoruz işte. “umudunuz tükenmeden siz ölmezsiniz” öyleyse ey sevimli ölüm, sana ulaşmam için bunu yapmalı(mı)yım. Umudu tüketmeli(mi)yim…

    mehmet adil

Yorum yazın