“Ben bir başkasıdır, kendini keman olarak duyumsayan oduna yazık.”
A. Rimboud’nun bu ifadesi insan ile ben’i arasındaki kaygan ve sürekli yenilenmesi zorunlu ilişkinin olabilecek en şairane söylenişi geliyor bana. Sahiplenilmesi ve bir olmak halinde sabitlenilmesi zor olan ben’in hayat boyu biteviye inşa halinde oluşu, insanın “benliğiyle kendisi arasında kalan ıslak sınırı” kurutamamasını ve Heidegger’in tasnif ettiği şekilde ontolojik yaşayan insanlar için ben’den kaynaklı bir tekinsizliği beraberinde getiriyor. Ben’den söz etmenin güçlüğü buradan itibaren başlar; ben sürekli oluşum halinde ve tamamlanmamış bir şeyden söz etmek her durumda zordur. İnsan kim, ne ve nasıl olduğunu ancak öldüğünde, portresi tamamlandığında anlayabilecektir.
İletişim ve sosyal örüntüler çerçevesinde ben bir kim’lik kazanıyor. Varoluş iletişime bağlandığında “ben, kimdir?” sorusu zahmetsiz şekilde isabetli cevaplar üretiyor, fakat burada ben’in mahiyetini araştırırken, kişi sayısınca yani herkesin “ben şuyum” derken kendi kişisel gerçekliğinden ürettiği türlü çeşitli ben algısının da gerisine geçme isteğindeyiz.
İlkin, ben duygusu ya da varlığının şuurunda olma duygusu, insanın sahip olduğu şeylerin toplamı görünmemekte. Bu toplamdan çıkarılan ben, tam olarak Yunus Emre’nin görünür ben’i ve ondan daha içeride olduğunu söylediği bir de asıl ben’i var. Tarifini yapmaya çalışacağımız da o, yani varlığın usaresi, hammaddesi. Deyim yerindeyse “ben’im şudur” denildiği anda o şey her neyse, ben’in olsa olsa ve ancak dış kabuğu hükmüne geçiyor. Temellük edilen ruhî ve fizikî aygıtlar da öyle. En esaslı ben’lik dışa vurumu olan sanat üretiminde dahi inşa bittiği anda, yapılan şey insanın kendisiyle ilişkisini kesiyor, kendisi olmaktan çıkıyor. Rimboud’nun muhteşem bir biçimde ifadelendirdiği tam olarak böylesi bir kaçınılmaz sonuç: Odun kemana dönüşse bile keman artık başka bir ben’dir. Ben ancak süreç içerisinde var olabiliyor, bundan ötürü sanatçı eğer bir başka olmak aracıyla varlığını ifade edemiyorsa, üretimi sürekli kılmak zorunda. Kavramın bu boyutunu toparlarsak, ben duygusu şahsi özelliklerimizden, sahip olduklarımızdan edindiğimiz bütünlükten ileri gelen bir his olmadığı gibi, en etkili tarzda yaptıklarımızla gösterdiğimizi sandığımız bir duygu da değil. Dünyevi bu tür görünümler, eklentiler aslında bir anlamda ben’i giyindiriyor, örtüyor. Ben’in ne’liğini gizliyor. Ama ben, dünyevi giysisini çıkardıktan sonra da var. Şimdi burada yeri geliyor, ben derken içimizi dolduran kendilik duygusu, gayba inanılıyorsa eğer, ruhumuzdan başkası değildir gerçekte. Ben, ben derken, kendimi, yani özel olarak yaratılmış ruhumu kastediyorum. Aynı hammaddenin işlenmesiyle bilinmeyecek bir sayıda çeşitlenen, ve insanların birbirlerine ısrarla öyle olmadıklarını kabul ettirmeye çalıştıklarının aksine, her biri kendi tarzında “biricik” olan insan ruhları, kendilik duygularının kaynağını oluşturmakta. Hayatın dünya bölümünün “elmas ve kömür ruhların” kendilerini açık etmeleri için organize edildiği düşünüldüğünde, bulunduğumuz ortam kendini bilen ruhun kendini hatırlamasını, kendisiyle karşılaşmasını hazırlamaktadır, denilebilir. İnsan kendisinin şahidi kılınmıştır. Müşahade esnasında iradesini kullanarak sürece müdahale edebilir, önüne serili tekamül imkâlarını tercihine göre değerlendirir, nefsini gelişim basamaklarının en üstüne çıkarıp bir insan ruhuna dönüştürerek ideal olanı gerçekleştirebilir. Ama bunun için önce kendisini içerden görebilmelidir.
Kendim derken ruhumu işaret ediyor isem, tam hakikatini ancak Allah’ın bildiği ve fakat bizim dünyevî bilgimizle, idrak kabiliyetimizle, ruhun bileşiminde yer aldığını söyleyebileceğimiz bir unsur olarak akıl burada dikkati celbediyor. Ben’lik ve akıl arasında da gözle görülür bir yapısal ilişki var. Ben’in hammaddesinde aklın payını araştırmak için kısacık bir gözlem yapmak yeterli. Ben’lik ve akıl birlikte bulunuyorlar, duygunun yoğunluğunu aklın potansiyeli belirliyor. Bir taşın ben’lik duygusu yok çünkü aklı yok. Aklı sinik ve sönük insanların terbiyesini vermekte zorlandıkları bir ben’likleri yok. Kavrayanın kendisini kavraması anlamına gelecek ben’in sırları belki de sonsuza kadar çözülemeyecek, böylesi mücerred bir olgu üzerinde fikir birliğine varılabilecek bir tarif yapabilmek bile oldukça zorsa da, kişisel düşünmelerim sonucunda ben’in “aklın potansiyeli” olduğuna karar verdim:
Kullanılan ve kullanılamayan bölümleriyle aklın güç toplamı…
Mesnevi Nuriye’de ben’in bir ölçü olduğundan söz eder Bediüzzaman Said Nursi. Biraz düşününce bu hassayı önce Allah’la sonra diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerde bir “kıyas ölçüsü” olarak kullandığımızı çok net görürüz. Sayesinde bir tür boy ölçüsü alırız. Ruh, kumaşının kalitesini, ne kadar değerli olduğunu ihbar eder, ene bunu okur, önce Allah sonra diğer insanlar karşısında adalet duygusunu işleterek doğru ölçüler alır. Bediüzzaman’ın tarifinden hareketle ene’nin aklı kullanan bir ölçme aygıtı olduğu söylenebilir. Ama ene aynı zamanda aklın toplam gücünün de bir yansıtıcısı. Ben’lik aklın bir anlamda kapsülü. Ene aklın gerçekleşme seviyesinin dışa yansıyan bir göstergesi aynı zamanda. Nefsi biyolojik ihtiyaç, istek ve yaşantımıza, ben’i aklî/zihinsel ihtiyaç, istek ve yaşantımıza ilişkilendirebiliriz. Bu anlamda ben, yüksek değerli olduğu kabulüne ya da ne kadar değerli olduğu fikrine, akletme kabiliyeti ölçüsünce sahip oluyor. Terbiyesi ayrı bir konudur, ama ben, akıl kuvvetiyle eşgüdümlü çalışıyor. Aklın potansiyeli ben duygusunun içini dolduruyor. Bu yargıdan şöyle bir yan anlam çıkarılabilir, insanı insan olarak kendinden daha iyi tanıyacak kimse yoktur. Bundan ötürü insana, taşıdığı özsaygı kadar değer biçmenin doğru sonuç vereceğine inanır ve bu ölçüyü uygularım. Kendini kendinden daha iyi bilecek, aklına kendinden daha yakın olacak değilimdir. Kendini aşağılama, ben’ini küçük düşürme ya gizli kibirdir –yalan söylenmektedir- ya da insan hakikaten düşündüğü gibidir. Önemli bir göstergedir her iki durumda da…
Metafizik bir hakikat olarak ruhun varlığı başlangıçta konu dışında bırakılarak psikolojik açıdan ele alındığında ben, altben ile üstben arasındaki ilişkilerin denge durumundan oluşmakta. Alttan gelen istekler ve üstten gelen yaptırım ve talimatlarla sıkıştırılmış ben denge kurmaya çalışır, bir arabulucu gibi bölümler arasındaki gerilimi azaltmaya gayret eder. Son tahlilde psikolojik veriler metafizik görüşlere yaklaştırılabilir, yapılacak bir karşılaştırma kayda değer benzerlikler ortaya çıkarabilir. Nefsin basamaklarında en alta yerleşen nefs-i emmare ve nefs-i hayvanî id’e tekabül eder bir bakıma, süper-ego nefs-i levvameye karşılık getiriliyor. Psikolojide ego’nun anlam ve işlevine yakın olan terim nefs-i natıka olarak işaretlenir ki, bunun da insan ruhu olması ne kadar aydınlatıcı ve de kişisel yargılarımızı destekleyicidir. I. Yalom tarafından aktarılan Johari penceresinde gördüğümüz benlik bölümleri de bakılmaya değerdir: Birinci pencerede benim ve başkalarının bildiği, herkesin bildiği benlik; ikinci pencerede benliğin bilmediği, başkalarının bildiği kör benlik; üçüncü pencerede benliğin bildiği, ama başkalarının bilmediği gizli benlik; dördüncü pencerede benliğin ve başkalarının bilmediği bilinçdışı benlik yer alır.
Dini terminolojideki “emanet”i ben duygusu olarak tevil ederek çok farklı bir yaklaşım getirmiştir Bediüzzaman. Bu anlamda insanın yüklendiği en ağır sorumluluktur. Tehlikelidir… Ama insanı dağ ve taştan ayrımlayıp “İNSAN” yapan da yine aynı kendilik fikridir. İnsan ene yükünü kabul etmekle büyük bir sorumluluk almıştır ama, yüzüne gözüne bulaştırmayan bir insan bu sayede meleklerin de üzerine çıkar. Ben’in olmadığı veya ortadan kaldırıldığı yerde insandan ve sorumluluğundan söz edilemez. Ya melektir ya hastadır, ya da realize edilememiş bir varoluş söz konusudur. Açılmamış bir mektup kalınmıştır: “Sessizce ve sabırla” ölümün açmasını bekleyen… “Varım o halde varım” duruşudur.

Din dolayımında kimi oluşumların aşağılama ve yok sayma eğitimleriyle ben’i çalışamaz, üretemez hale getirmek istemeleri kadim bir yanlıştır. İslâmda kötülenen enaniyet/benlik duygusu ben’in kendisiyle özdeşleştirilerek, enaniyet duygusu köreltilmek istenirken ben’in de bu esnada ortadan kaldırılması, kelime düzeyinde bile ağır bir olumsuzlamayı taşımak zorunda kalması, kanaatimce oldukça ciddi sonuçları olan üstünkörü bir bilgilenmenin vahim neticesidir. Algılarda şu ayrımın kesinleştirilmesi gerekiyor: Enaniyet/benlik, eğitimsizlikten ileri gelen ene çürümüşlüğü, ene hastalığıdır. Özü olmadığı gibi, fonksiyonel yanı da değildir. Eğitimsizliği insandan neler götürüyor geçmeden önce, bir defa mahiyeti netleştirilmeli. Dildeki yapışık anlamlı duruşları düzeltilmeli. Enaniyet duygusu oluşmasın maksadıyla, anlayıp geliştirmek yerine ene’yi ortadan kaldırıp kestirmeden sonuç almaya çalışmak kendine oldukça güçlü destekler bulmuş ve uygulanagelmiş bir yaklaşım malûm. İşe yaramadığı ise çok açık… Yok edildiği zannedilen duygu başka bir kanaldan kendini bir biçimde dönüştürerek ifade ediyor. Eğitimi için özel bir dikkat ve çaba gösterilen Risale-i Nur öğretisinde bir yazarın dediği gibi “cemaat enesine” dönüşüyor örneğin. Tarikatların, ideolojilerin, hasılı insanın kendisini sayesinde ifade etmeye çalıştığı diğer tüm biçimlerin enesine kendini aktararak dolaylı olarak var olmaya çalışıyor. Ben ve benlik gerçeğine artık biraz farklı yaklaşmak, dini hassasiyetleri de gözeten bir paradigma değişikliğine gitmek gerekli. Ben ile mücadeleye büyük enerji koyduklarını düşünen müslümanlar hal ve gidişatı sağlıklı buluyorlarsa, halden memnunlarsa böyle de gidilebilir elbette. Ben anahtarı doğru ya da yanlış kullanılabilir, kaçınılmaz olan bu anahtara mecburiyetimizdir. Müslüman teklerinin bir çok başarısızlığının temelinde enaniyet duygusu gibi dehşet verici sonuçlara gebe bir duygunun uç vermesini engellemek için hissi kökünden iptal etmenin yol açtığı kendini var edememe sıkıntısının etkili olduğunu, akabinde, benlikleyemeyen ben’liklerin ortak bir kimliği paylaştığı topluluğa sayısal katkısı dışında anlamlı bir katkı yapamayışının bir insan topluluğu olarak müslüman cenahın potansiyelinin çok altında çalışması sonucunu doğurduğunu düşünüyorum. Bir bumerang gibi işlemesi riskini göze alarak, bir müslümanın diğer bir müslümanın şimdiye değin verilmemiş bir varoluş çabasını başlatmak için kulağa hayli tedirgin edici gelse bile içindeki ben’i uyandırmasını yabana atılmayacak bir sorumluluk görüyorum.

Sanat, edebiyat, felsefe, hasılı Allah’ın eserleri dışında kalan ve adına “kültür” denilen tüm insanî yapılar/üretimler insan ben’inin eseridir. Üretim ve ben bağlantısını gözardı edilmemeli. Bu minvalde müslüman teklerinin hiç şüphesiz bir dolu maddi ve manevi arazla birlikte, yanlış ben’lik yapılanması sonucu bugünkü zihnî, felsefî, edebî, ilmî çöküşü hazırladıklarını düşünüyorum. Ben’in yokluğu her alanda üretimsizliği beraberinde getiriyor. Peki müslüman cenahında bir şeyler değişiyor mu? Elbette değişiyor. Son konuşan her zaman insan özünün yasaları… Bediüzzaman, kimi insanların ben’leriyle - ondan vazgeçmeyerek- fikri üretim yapabileceklerine açık kapı bırakıyor. İnsan fıtratının tersine kürek çekmek beyhude olacaktır, çünkü. Bediüzzaman aynı zamanda insan fıtratında kontrol edilmesi çok zor bir kaç tane latif aygıta değinmiş. Bu aygıtların insanı varoluşurken zorlayan tarafı şu ki, fıtrat kanunları diğer tüm yaptırımları, yasaları silip geçiyor. Ve koyduğu diğer yasalara olduğu gibi, insan fıtratının tüm yasalarına da ilk saygı duyan Allah… Allah ile yasaları arasındaki ilişkiyi özenli algılamamız gerekir. Ruhi iyilik halini oluşturan programa, yasalara riayet etmek, diğer yasalara dikkat etmekten daha az önemli olmadığı gibi, sağlıklı bir kendilik duygusunun oluşumunu tahrip eden algılamaları da değiştirmek gereklidir. Ben’i hangi kutsal motivasyonla olursa olsun çökertmeye çalışmak insan fıtratının yasalarına aykırı… Biz olarak adlandırılacak bir bütünde parça olarak değerli ve biz kümesini her hangi bir kült mesabesine indirgeyerek yozlaştırmayacak olan, benliğini benlikleyebilen, kendini var etme sorumluluğunu vicdanında taşıyan münferit fertler olacaktır. Ben, madem kâinatın tüm kapılarını açabilecek bir anahtar, bilinmeli ki önce insanı kendisine açıyor. Kendini bilenin Allah’ı bilmesi doğrusu da yine ben kaynaklı. Bir o kadar muhteşem olan, Allah’ın bizim hakkımızdaki kanaati ve fikrini, yine insan kendi ben’inde duyabiliyor. Ben’in çökertilmesi bu denli hayatî bir aygıtın çalışmaz hale getirilmesi demektir.
Bir sanatçı olarak eseri karşısında ilk yabancılaşmayı Tanrı’nın yaşadığı söylenir. Bir eser olarak insanda oluşan yeni ben’in var olma kabiliyeti bulunmasaydı, bahşedilmiş olan “ben’i” asıl sahibine karşı kullanmaya kalktığında şiddetli bir biçimde cezalandırılacağından söz edilir miydi? Hakikat düzeyinde reddedilmeyen bir Tanrıyla ilişkide inananın önüne iki seçenek serilir: Ya dünya ortamında ben’ini sahibinden ayrımlayıp kendini birkaç on yıl boyunca mülk edinir, kullanımı müstakilleştirilen bir varoluşun sefasını sürer, mülk alanını genişleterek başlangıçta “ben benim, sen sensin” dediği Tanrı’nın yerine giderek göz koyar, ya da Nurettin Topçu’nun tesbit ettiği gibi, “kendinin olmayan bir şeyi kullanır gibi varlığa minnettar olacağı” bir duygu durumuna yükselir. Yoktan var edip, varlığını yokluğuna tercih ettiği için Allah’a minnettarlık duyar.
Ben’in eğitimi duyguların eğitimine bağlıdır. Duygular eğitilmediği takdirde akıl dürüst muhakeme yürütmez ve ene vahşi bir üstünlük davası gütmeye kalkışır. Ene’ye doğru ölçüler alabilmesi için haddini bildirecek olan, adalet duygusudur. Başta Allah’a olmak üzere kendine ve diğer insanlara adil bakabilmek, onların hakkını teslim edebilmek sözü edilen terbiyeye dahildir.
Psikiyatrist yakınımdan duyduğum bir ifade beni hem tebessüm ettirmiş hem düşündürmüştü: “Bırakın şu zavallı ego’nun peşini…” Savaşılacak olan id’in bitimsiz arzularıyla, süper egonun tasallududur, diye düşünüyorum. Ben dediğimiz ikisi arasında varolmaya çalışıyor. Onun varolma çabası insan için hayatî önem taşımakta, çünkü o varoluşurken adı üzerinde “ben” oluyorum. Bu yüzden ben’in hayata odaklanmasını sağlamak gerekmekte. Hayat ağacına ben dalından tutunuyoruz. Ne ağacı ne de dalını kesebiliriz.

Olmadan ölmemek gerekir, peki ya ben olmadan nasıl olunabilir?

Guşef Kav

Yorum yazın