
Evden çıkıp Sirkeci’ye geldi, arabalı vapura bindi. Önceleri tatlı heyecana sebep olan bu binmeleri şimdi kırılgan duygular veriyordu. Hareme doğru süzülen vapur, Selimiye’yi alıyordu önüne.
Her baktığında onun sokaklarından geçiyordu. Selimiye Kışlası’nın ihtişamı, oraya olan hülyalarını daha da derinleştiriyordu. Hele akşamlarının ışıklı hali. Sonra o evlendi, ailesi taşındı. Artık kimse yoktu oralarda. Kışlayı da gazinoya benzer bir şekilde ışıklandırmışlardı, gidişine nazire olsun için sanki. Bugün de geçti oralardan. Hiç gerçekleşmeyecek hikayeleri tekrarladı.
Harem çıkışında beresi gözlerine inmiş, saçı sakalı birbirine karışmış, birkaç beden geniş paltosu ve paçalarını içine teptiği çizmeleriyle simit satan bir adam duruyordu. Yüzünde acı, öyle yitmiş, öyle kaybolmuş. Tek yapabildiği durmaktı. Bu manzaradan daha kötü ne olabilir ki? diye düşündü.
Karacaahmet’ten geçip Bağlarbaşı’na gelince bir cenaze aracı geçti önüne. Tahtaya uzanmış o insanı götürüyorlardı gömmeye. Artık hiçbir şey gelmezdi elinden, kendini bile götüremezdi gömmeye. Ölüm bu kadar açık ve netken dünyaya ait bu içinden çıkılmaz duygular ve acılar neden kaplıyor bizi diye düşündü, az önceki manzarayı ve hislerini anımsayarak. Ölümün verdiği bu tür duygular bu kadar gerçekken onun, acılardan kurtulmak için sığınılan züğürt tesellisi olarak görülmesinden nefret etti. Tam da gerçekti işte, önündeydi, sakindi, hırsı, duyguları, acıları, kaygıları kalmıştı geriye.
Ve sorduğuna inanamadı. Böyle bir şeyin doğru bir karar olacağı üzerinde düşünse de yine de zoruna gitmişti. Demek ki böyle bir ihtimali kabullenmiş, olabilirliliğine inanmıştı. Uzun zamandır düğümlenmemişti boğazı ama şimdi, yutkunamıyordu. Onun evliliğinden çok kendininkinin bu kadar acıtacağı nasıl açıklanabilirdi ki.
Yorum yazın