Seçilmişler

KIRLANGIÇ/M. DURAK
Elma şekerleri, göğe salınmış balonlar
Vitrinlerde masmavi yakalarıyla İstanbul
Aczine rende vurunca incelen
Sargılar aşırarak yaralardan yar’a değen
Bu çocuk
Bir de bu yokluk
Tuz buz edilmiş heybeler ve vitrinler gibi.
Öyleyse,
Öfkeyle toplarım parçalarımı, tekrar tekrar kırabilirim.
Uçurtmalar yaparım
Sana rüzgarı hatırlatır bulutların üstünde
Sesinin afacanlığı tutar bendekileri
Bir haber gelirse çocukluğundan
Ordan oraya kanatsız
Rüyasız uçabilirim.
Ama bağıramam daha çok kalbim kısılır
Nevadan söz ekemem perdelerine
Dudaklarımı katmadan söyler dururum
Sıvası dökülür
Ne bileyim geri döner çığlığım
Kulakların gürültüsü yok duvarlarda
Belki, onlarla konuşabilirim.
Kasem II/ Ömer Faruk ÇEVİK
cünûnuma cürmümü söylesem yanardı
kanardı suya ve zehire şair
yanardı.
nun.
ve’l kalem.
İstanbul/ Abdullah BAŞARAN
Dilbersizliğin acısıyla kavruldum sende
Ne de güzel olurdu değil mi
Bir ben, bir de o; Kız Kulesi’nde
Üç Nokta, Bir Yusuf /Abdullah Başaran
Tam bırakıyorum gazeteyi, karşıma bir sandalye çekip oturuyor. Yine bir haller olmuş buna. Heyecanlı mı heyecanlı. Elleri de titriyor sanki. Bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bir saniye. Kalkıp iki çay kapıyorum. Bir işaret atıyorum “hayrola” manasında, ben de heyecanına ortak oluyorum. Bunu bekliyormuş meğer başlıyor anlatmaya.
Seviyor.
Aydınlık. Her yer aydınlık. Ve sımsıcak. Koku desen, misk-i amber. Bir sesle irkiliyorum. Gömleğimi çıkarmamı istiyor. Diğerleri de geliyor ve sürüklemeye başlıyorlar. Bir kuyunun başına bırakıyorlar beni. Aynı ses içeri atlamamı söylüyor. Korkuyorum ama belli edemiyorum. Az uzakta küçük kardeşim. Gözleriyle bana biat ediyor. Aslında o, benden daha çok korkuyor. Ben atlıyorum, ağlamaya başlıyor.
Sevmiyor.
Her şey bir anda oldu abi, diyor. Bakmış bahçedeki dut ağacının altındaki bankta. Onu bekliyormuş, içine doğmuş. Bir görseniz, pek de heyecanlı anlatıyor. Gitmiş kızın yanına, tutuşturmuş çiçekleri eline. Birkaç da nağmeli söz… Bu devirde var mıymış böyle ilanı aşklar? Kalmış demek ki. Çiçekler nerden mi geldi? O hep çiçek taşırmış. Yanında. Bu an için. İnsan işte, bir yudum.
Seviyor.
Benim bir suçum mu varmış ki! Beni odaya kapan o! Üstüme atılan o! Pençesini arkama geçiren o! Rabbim, yardım et! Sen şahitsin olanlara. Sen şahitsin safiyete. Sen şahitsin mahcubiyete. Rabbim… Yardım et!
Sevmiyor.
Kim derdi ki bu oğlan bir kıza tutulacak. Ne ihtimaller vardı da, bu yere bakan yakmış bir yürek. Çaylarımız bitiyor, zaman geçiyor, heyecanı dinmiyor. O anlatıyor, ben dinliyorum. O anlatıyor, ben dinliyorum. O anlatıyor, ben… dinlemiyorum. Dün eski bir ahbabımla karşılaştım. Kızılay’da. O her yeri cicili bicili kuklalarla bezeli yerde. Yahu bu bizim … değil mi? Nasıl da değişmiş! Ben bununla aynı sırayı paylaşmadım mı? Bir insan bu kadar mı değişir? Yüzünden nur silinirken, bu kadar mı kahpeleşir?.. Anlat anlat, bitiremiyor kızı. O anlatıyor, ben dinlemiyorum. Bir de mesaj geliyor. Kafam iyice dağınık. Elimi saçıma götürüp söyle bir değdiriveriyorum gereksiz. Şu kızın muhabbeti de bitmiyor. Mesaja bakıyorum, iyice duyamaz oluyorum.
Sevmiyor.
Şu biat gözlerini ilk bakışta tanıyorum. İçime alev düşüyor. Diğerlerine kalkın diyorum, bırakın bana secde etmeyi, ancak ve ancak Yaradan’a edin. Kalkıyorlar, türlü safsatalar anlatıyorlar. Babamı soruyorum, elim gömleğime gidiyor.
Sevmiyor.
Karanlık. Her yer karanlık. Ve buz gibi. İçim yanıyor ama… Bir kez alev düştü ya! Saf ve mahcub. Bulutların arkasından parlayıveriyor ay. Hastalıklarım yok olup gidiyor. Ayaktayım. Bir uçurumun kenarındayım. Duy beni ey Hızır! Ben Yusuf’um! Bir yudum Yusuf!
Ankara
2008

Yorum yazın