Sanrı IV-O
06 Mart 2010Senden çok uzağım
Artık o oldun
Hele ki sözlerime serptiğin toprak
Gözlerime geldi
Mezardaydım
Serenadı küfür saydın
O gün “o” oldun.
Senden çok uzağım
Artık o oldun
Hele ki sözlerime serptiğin toprak
Gözlerime geldi
Mezardaydım
Serenadı küfür saydın
O gün “o” oldun.
At kestanesi
Ben çocukken, senin bir ağacın olduğunu bilmezdim
Gökten, balkondaki çocuklar gibi sarkar
Evlerin çatılarından zıplar
Atların sırtına düşüp koşturan kestaneler sanırdım
Sırtımı verdiğim at kestanesi
Kucağıma düş benim
duygularımın büyüklüğünü hatırlat
Çünkü büyüyünce, duygular küçülüyor
Bunu en çok onun ellerinde görüyorum
Un ufak ediyor
Sonra sevdiğim dediklerine serpiyor
Ama bilmiyor mu
Serpmek düşman üzerinedir Yasin eşliğinde
onları kör etsin için
O ise sevdiklerini kör ediyor;
sonra da çekip gidiyor.
Küçük bir adım atınca dünyaların durmasını bekleyenler
Sunağınızda tapınanlar çok tanrılı
Tek değilsiniz, onlar gibi
Hele bir kesilsin sütleri
Kim kedi, kim sırtlan
İşte o zaman anlarsınız
Devamını oku »
Aşıksan niçin Roma’dan kaçıyorsun?
— “Quo vadis, Domini?”
Yakalanacağını anlayınca Roma’dan kaçan havarî Petrus’un yolda giderken kendisiyle karşılaştığı Efendisi İsa’ya merak ve heyecan içinde sorduğu sorudur bu!
— “Efendim, nereye gidiyorsunuz?”
Hz. İsa’nın bakışlarında incinmişlik, sesindeyse sitem dolu bir hüzün vardır:
— “Roma’ya!”
Gözleri faltaşı gibi açılmış bir hâlde “Niçin?” diye sorar Petrus, şaşkın şaşkın…
İsa, o mağrur, o mazlum bakışlarını vakarla yere indirir ve dudağının kenarına ilişen acı bir tebessümün eşliğinde şöyle der:
— “İkinci kez çarmıha gerilmek için!”
* * *
İncinmiş bir sevgilinin, âşıkına en kahredici cilvesi, her hâlde, ona sadakatinden kuşkulandığı îmasında bulunmasıdır.
İki sevgili arasında —tarihin nadiren tanık olacağı— en iç acıtıcı sahnelerden biridir bu! Hissedildiğini gösterecek tek alâmet ise iki damla gözyaşı!
Devamını oku »

Evden çıkıp Sirkeci’ye geldi, arabalı vapura bindi. Önceleri tatlı heyecana sebep olan bu binmeleri şimdi kırılgan duygular veriyordu. Hareme doğru süzülen vapur, Selimiye’yi alıyordu önüne.
Her baktığında onun sokaklarından geçiyordu. Selimiye Kışlası’nın ihtişamı, oraya olan hülyalarını daha da derinleştiriyordu. Hele akşamlarının ışıklı hali. Sonra o evlendi, ailesi taşındı. Artık kimse yoktu oralarda. Kışlayı da gazinoya benzer bir şekilde ışıklandırmışlardı, gidişine nazire olsun için sanki. Bugün de geçti oralardan. Hiç gerçekleşmeyecek hikayeleri tekrarladı.
Harem çıkışında beresi gözlerine inmiş, saçı sakalı birbirine karışmış, birkaç beden geniş paltosu ve paçalarını içine teptiği çizmeleriyle simit satan bir adam duruyordu. Yüzünde acı, öyle yitmiş, öyle kaybolmuş. Tek yapabildiği durmaktı. Bu manzaradan daha kötü ne olabilir ki? diye düşündü.
Karacaahmet’ten geçip Bağlarbaşı’na gelince bir cenaze aracı geçti önüne. Tahtaya uzanmış o insanı götürüyorlardı gömmeye. Artık hiçbir şey gelmezdi elinden, kendini bile götüremezdi gömmeye. Ölüm bu kadar açık ve netken dünyaya ait bu içinden çıkılmaz duygular ve acılar neden kaplıyor bizi diye düşündü, az önceki manzarayı ve hislerini anımsayarak. Ölümün verdiği bu tür duygular bu kadar gerçekken onun, acılardan kurtulmak için sığınılan züğürt tesellisi olarak görülmesinden nefret etti. Tam da gerçekti işte, önündeydi, sakindi, hırsı, duyguları, acıları, kaygıları kalmıştı geriye.
Ve sorduğuna inanamadı. Böyle bir şeyin doğru bir karar olacağı üzerinde düşünse de yine de zoruna gitmişti. Demek ki böyle bir ihtimali kabullenmiş, olabilirliliğine inanmıştı. Uzun zamandır düğümlenmemişti boğazı ama şimdi, yutkunamıyordu. Onun evliliğinden çok kendininkinin bu kadar acıtacağı nasıl açıklanabilirdi ki.
Yağmur mu yağsın güneş mi açsın,
bir türlü karar veremeyen bir Şubat günü
İnsanların hepsi üzgündü
Etleri dökülmüştü çenelerine
Büyük meseleleri olmalıydı
17 Şubat’ı unutmayacağız, unutturmayacağız diyorlardı kimileri
Ben de önemli bulmak istiyordum
Ama unutuyordum her şeyi
İlk önce seni
Küçük duygularımı ikiye ayırıyordum
Aklımla unutuyordum, kalbimle asla
Unutmak ve unutmamak farketmiyordu o zaman
Hepsi senin tarafındaydı.

Küçük bir tat için tonlarca keçi boynuzu
Mecaz ve de oyun yoruyor beni
Okuyorum sürekli
Ne bulursam; şiir, öykü, roman
Bir duygu kırıntısı yakalayabilmek için
Gereksiz zaman harcıyorum
Üstelik başkalarına ait duygular bunlar
Onlar adına seviniyorum
Gülümserken yakalıyor annem
O da gülümsüyor imalı imalı
Belli ki o da benim için seviniyor
Ya da yüzüm düşüyor
O zaman kimseye görünmüyorum
Abdullah Ankara’ya gitmiş trenle
Gitmiş ve gelmiş
Öylesine
Ben hiç trene binmedim
Belki bir Cuma akşamı
Haydarpaşa’dan saat 7’de
Sen de gelirsin, gideriz birlikte Ankara’ya
Küçük duygularım için
Öylesine.
Sevgilim, bir günün ortası şimdi
Taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık,
Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde
Uzat bana uzat ellerini
İzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar
İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,
Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor
Ben seni düşünüyorum seni
Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi
Kalbim diyorum kalbim
Daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi
Aşkı anılar besliyor düşler kadar
Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır
Sevgi eskidikçe sevgi.
Günümüz ekmeğimiz, türkümüz
Çoluğumuz çocuğumuz
Binalar yan yana yükselip gidiyor
Vapurların ağzı köpük içinde
Uzaklarda ne kapılar açılıyor
Tirenin biri bir istasyona varıyor
Ordan çıkıyor biri.
Her şey biliyor her şey
Sen biliyor musun bakalım
Seni nice sevdiğimi?
Üstüne titrrediğimi?
Geldiğimi?
Gittiğimi
Hadi!
Cemal Süreya
Kusura kalma teselli hazretleri
Sana layık bir mürit olamadım besbelli
Büyük şehirlerin küçük içinde
Dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
Buldum bu dünyada kendimi.
Ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
Bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
Gözlerim terledi yolunu gözlemekten.
İbrahim Tenekeci
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: buna içimizdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok, içimizde acz var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.
Sabahattin Ali